şapka kanunu ile ilgili şiir
Les Meilleurs Sites De Rencontres Amoureuses Gratuit. Atatürk'ün Anıları, Atatürk'ün hayatı kısaca, Atatürk’ün anıları, Atatürk’ün hayatı ödev, ulu önder Atatürk'ün hayatı, Atatürk'ün hayatı uzun, Atatürk'ün hayatı özet, Atatürk'ün hayatı kısaca, Atatürk’ün hayatı resimli Atatürk ile ilgili tüm yazıları okumak için tıklayınız ATATÜRK ... Kıyafet İnkılabı günlerinde Kastamonu'da Panama şapkasıyla 23-31 Ağustos 1925 ŞAPKA DEVRİMİ SIRALARINDA İDİ… Devrimin başarısından başka bir şey düşünmeyen Atatürk, onun uygulanmasını sağlamak için birçok çareler bulmaya başlamıştı. Bunların arasında, arkalarında bir kitleyi sürükleyebilen insanları ikna etmek en önemli olanıydı. İlk olarak, işe o sırada Konya Çelebisi ve Milletvekili Veled Çelebi’den başlamak istiyordu. Fakat bu hiç de kolay bir iş değildi. En zor şartlar altında vatanı kurtarmış olan Atatürk’ün dehası bu meseleyi halletmekte geçilemedi. Ve ertesi gün sabahın erken saatlerinde Veled Çelebi’nin evine gitti… Hayatında istinasız herkese iltifat etmiş olan Atatürk, o gün de Veled Çelebiye iltifat ediyordu. Bir aralık, elini Veled Çelebi’nin omuzuna koyarak - "Senden bir hediye istiyorum", dedi. Bu söz üzerine büsbütün şaşıran Veled Çelebi; -"Aman Paşam…"diyebildi. "Ben size layık ne hediye bulabilirim ki?.." Atatürk sesinin nüfuz edici tonu ile devem etti. -"Bilakis sizde çok kıymetli bir şey var… Bu okadar kıymetli ki ben onu ancak müzede daklattıracağım ve onu Türk Milleti’nin geçirdiği devirlerin en kuvvetli şahidi olacak!" Veled Çelebinin gözlerine bakarak devam etti -"Sizden sikkenizi istiyorum…Buna karşılık benimde size bir hediyem var." Veled Çelebi, hiçbir şey söylemeden başından sikkesini çıkarıp Atatürk’e verdi. O zaman Atatürk, Veled Çelebi’nin sikkesinin çıkarılmasıyla açılan başına da beraberinde getirdiği paketin içindeki şapkayı koyarak, -"İşte benim hediyem bu!" Dedi. Ertesi gün Veled Çelebi’yi başında şapka ile görenler hayretlerini gizleyemediler. Kaynak Esprileri ile İçimizden Biri Atatürk, İlknur Güntürkün Kalıpçı, Epsilon Yayıncılık. 1. Baskı Kasım 2007. ISBN 978 9944 82-035-6. Sayfa 24-25 ATATÜRK’ÜN KASTAMONU ZİYARETİ VE BU ZİYARETİN ÖNEMİ Hemen her bakımdan yeni bir yapılanmanın yaşandığı Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk, yurt gezilerine çıkmayı adeta gelenek haline getirmiştir. Atatürk, bu geleneği vefatından dört buçuk ay öncesine kadar da sürdürür. Yurdu gezmek yurdu tanımaktır. Yurdu gezmek, yurdun insanını, coğrafyasını, tanımaktır. Yurdu gezmek, yurdun insanıyla bilişmek, tanışmak, kaynaşmaktır. Yurdu gezmek, yurt için birşeyler üretmektir. Atatürk'ün yurt gezilerini biraz da böyle değerlendirmek gerekir. Osmanlı coğrafyasından kurtarılabilen anavatan topraklarını tanımak isteyen Yeni Türk devletinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal'in yurt gezilen, Türk gezi tarihinin en güzel sayfalarını süslemektedir. Çünkü onun yun gezileri, Türk tarihinde yeni başlangıçlar meydana getirmiştir. Atatürk ilk yurt gezisini, Millî Mücadele'nin kazanılmasından hemen sonra, 14 Ocak 1923’te Batı Anadolu'ya, ikinci yurt gezisini ise, 13 Mart 1923'de Orta Anadolu'ya Zaman zaman çıktığı yurt gezileri 26 Mayıs 1938'e kadar devam etmiş olan Atatürk, bu gezileri bir plân dâhilinde, sistemli olarak gerçekleştirmiştir. Atatürk'ün yurt gezileri belirli amaçlara yönelik, işlevleri olan gezilerdir. Örneğin trenle yapılan ikinci yurt gezisine henüz evlendiği eşi Lâtife Hanım'ı da beraberinde götürmesi, Türk aile hayatına, Türk kadınına yönelik birtakım mesajların halka ulaşması- arzusundan Mustafa Kemal'in yurt gezilerinin bir diğer önemli tarafı da, gezilerin düzenlendiği yörelerde, o bölge halkının Mustafa Kemal ile tanışması maksadına yöneliktir. Millî Mücadele sürecinde Mustafa Kemal ismi efsaneleşmişti. Televizyonun olmadığı, görsel basının ise, oldukça sınırlı olduğu dikkate alınacak olursa, halkın Mustafa Kemal'i ne denli merak ettiğini, görmeyi arzuladığını tahmin etmek zor olmaz. Şapka Devrimi ve Kılık Kıyafette Düzenleme 29 Ekim 1923 tarihiyle birlikte siyaset, hukuk, eğitim ve kültür, ekonomi ve maliye, toplum hayatı, sağlık hizmetleri, dış politika, ordu ve millî savunma gibi geniş bir yelpazede bütün sahaları içine alan bir kuruluş ve yapılanma dönemi Toplum hayatına yönelik olarak yapılan düzenlemelerden en önemlisi şapka devrimi ve kılık kıyafette yapılan değişiklikti. Bunların ilân edildiği yer Kastamonu olduğu için, Atatürk'ün 23 -31 Ağustos 1925'te gerçekleştirdiği 9 günlük Kastamonu gezisinin inkılâp tarihimiz açısından önemli bir yeri vardır. Çok uluslu bir devlet olan Osmanlı'da halkın, özellikle ev dışında giydiği kılık kıyafet, çeşitlilik ve şarklı bir manzara sergiliyordu. Başa takılan serpuş, fes, sarık gibi çeşitli başlıklar kıyafetin tamamlayıcı bir unsuru olmaktan öte, bunları tercih eden kişinin tabiyetini simgeleyen bir kimlik "Her bakımdan yapılanmanın başlatıldığı yönetim şeklinin Cumhuriyet olarak belirlendiği ülkede şark manzarası arzeden bu görünümün modernleştirilmesi kaçınılmazdı." 5 Kılık kıyafetin düzenlenmesi hususu, Ağustos 1919'da Mustafa Kemal'in zihninde belirginleşmişti. Erzurum Kongresi'nin kapandığı akşam, Paşa'nın Mazhar Müfit Kansu'ya not ettirdiği maddeler arasında 4. sırada "Fes kalkacak, uygar uluslar gibi şapka giyilecektir."6 cümlesi yer almaktadır. 1923 yılı Nisan ayında Çankaya Köşkü'nde, Gazi'nin yanında bulunan yedi sekiz kişiden biri ona sorar “Bir gün başımıza şapka giyebilecek miyiz.” Atatürk cevap verir “Şapkayı önce bahriyelilere giydiririz, onlar halka seyrek göründüklerinden göze batmazlar; sonra ordu giyer, bu askerlik işi olduğu için kimse karışamaz. Onları göre göre münevverler de alışmaya başlar.” 7 Şapka konusunda uygulama, köşkte konuşulduğu gibi olmayacaktır. Atatürk, inkılâplar sözkonusu olduğunda “tedricî” yani derece derece, yavaş yavaş yapılan değil, "anî" davranılması gerektiği fikrindedir. 8 Atatürk, şapka inkılâbı ve kılık kıyafetin düzenlenmesi hususunda da ikinci yolu takip edecektir. Neden Kastamonu? Şapka inkılâbı ve kıyafetle ilgili düzenlemenin ilânı için Kastamonu'nun, ilçelerden de İnebolu'nun seçilmesi tesadüfi değildir. Bu noktada Kastamonu'nun Millî Mücadele'de oynadığı rol öne çıkmaktadır. Edebiyat araştırmacısı Mustafa Baydar, Atatürk'ün Kastamonu'yu tercih ediş sebeplerini şöyle izah eder. " Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcında Mustafa Kemal ve arkadaşlarının idamına dair şeyhülislâm Dürrizade'nin fetvasına mukabil, Anadolu müftüleri de bunun tam karşıtı bir fetva çıkarmışlardı. Bu fetvadaki imzaların çoğunluğu Kastamonu’lulara aitti. "Kurtuluş Savaşı'nda Anadolu'nun birçok yerinde irili ufaklı iç ayaklanmalar olduğu halde Kastamonu ve çevresinde böyle bir hareket görülmemiştir. İsyanlar yüzünden birçok bölgeden asker toplanamadığı için gerek isyanların bastırılmasında, gerekse Batı Cephesine gerekli asker, subay ve askerî malzemenin sağlanmasında, Kastamonu çevresinin pek büyük hizmeti dokunmuştur". 9 Millî bilinçle Köroğlu ve Açıksöz gibi iki gazetenin yayınlandığı bu şehirde, modern zihniyetli, milliyetçi öğretmenler, Kastamonu eğitim kurumlarında görev yapmış, İnebolu kayıkçıları da Anadolu'nun kalbî Ankara'ya cephanenin ulaştırılmasında önemli rol oynamışlardır. İnebolu kayıkçılarının, zaman zaman dönemin valisi Muhiddin Paşanın da aralarında olduğu İneboluluların, İstanbul'dan gelen cephaneyi hangi zor şartlarda vapurlardan kayıklara, oradan da İnebolu içlerine taşıdıklarını iki alıntı ile aktarmak istiyorum. Bu alıntılardan birinin yazarı, cephanenin boşaltılmasına yardım eden, 1921 yılında 9 yaşında olan İnebolulu Nevzat Çeliker'dir "9 Haziran 1921 gününü, bugün gibi bütün tazeliği ve canlılığıyla hatırlıyorum. Henüz dokuz yaşında bir çocuktum. Anadolu’nun kalbine, Ankara'ya tek muvasala yolu İnebolu'dan geçmekteydi. Karadeniz'in sert rüzgarlarına göğüs geren bu küçük liman kasabasının bütün heybetiyle düşmana gülen ve sanki o anda, o karanlık günlerde kendisine düşen vazifeyi idrâk eden bir hali vardı. İlkokulumuz denize dik inen sert bir yamacın üzerinde bir kartal yuvası gibi. Çoluğu çocuğu, ninesi ve dedesiyle herkesin gözü ufuklarda. Herkes sahil ve plajlara dökülmüş. Arasıra hocamız sınıfın penceresinden Kerempe burnuna doğru ta uzakları gözlüyor. Herkesin bir tek düşüncesi var. Hepimiz sonsuz ufuklardan bir gemi bekliyoruz. Biraz sonra hocamız büyük bir heyecanla 'Çocuklar vapur göründü, haydi yar başına' diyor. Evet, biraz sonra gemi sahile yaklaşacaktı. Hepimiz o dik bayır ve yamaçlardan birer bayram çocuğu sevinciyle sahile koşarak Anadolu'da çarpışan kahraman Mehmetçiklerimize ulaştırılacak cephaneyi tahliye etmek üzere yarı belimize kadar sular içerisinde hasretle bekliyoruz. "Gemi sahilden bir mil uzaklıktadır. Gözlerini budaktan esirgemeyen sert bakışlı, yağız yüzlü, cesur, vefakâr İnebolu kayıkçısının gür sesi erkekçe gürlüyor Kürek başına!’ Bir anda denize açılan yüzlerce kayık korkunç dalgalar arasındadır. Binbir müşkülatla kayıklara boşaltılan ağır cephane sandıkları, günlerce açlık ve uykusuzlukla mücadele eden kahramanların omuzlarına yüklenecek, oradan soluk benizli, yalın ayak on yaşma bile basmamış kız ve erkek köylü çocuklarının sürdüğü cefakâr ve mecalsiz öküzlerin çektiği kağnı arabalarına yüklenecektir, Dumanlı dağ başlarında yabanî meyve ve otlarla beslenen bu kahraman Türk çocukları bu cephaneyi Ankara'ya, ölmez ve kahraman Mustafa Kemal'in tunç ordusuna teslim edecektir. Şimdi, gözlerimizi sahile çevirelim. Bakınız, 5-6 yaşındaki çocuklar; analar, babalar, tertemiz beyaz sakallı dedeler memleket aşkıyla parlayan bakışlarla sahildeki kayalıklara doğru yürüyor. Bir cephane sandığını veya bir gülleyi omuzlayarak tehalükle dik merdivenlere doğru ilerliyor. Bir çelimsiz yavru sandala doğru yürüdü. Fersiz gözlerini iri yapılı kayıkçıya çevirdi 'Koy amca sırtıma' dedi. Bu ağır bir mermi idi. Kayıkçı' Yavrum, sen bunu taşıyamazsın, bırak,' dedi. Çocuk, sanki gururu ve izzet-i nefesi kırılmış gibi kendisinden beklenmeyen haşin bir sesle bağırdı'Koy omzuma; sen karışma. Bu sekizinci seferim. "Sahilden kasaba içine çıkan dik merdivenlere bakınız;yetmiş yaşında ak sakallı, vakur bir ihtiyar köylü ağır bir cephane sandığını omuzlamış, merdivenleri yirmilik bir delikanlı çevikliğiyle ikişer ikişer atlamaktadır. O sırada bu şanlı levhayı gözyaşlarıyla seyretmekte olan Muhittin Paşa Kastamonu Valisi ihtiyara doğru yürüdü 'Müsaade et babacığım; sana yardım edeyim ve o temiz alnından bir kere öpeyim. "İhtiyarın cevabı şu oldu Bana yardımı bırak. Git bir sandık cephane de sen omuzla." "Evet biraz sonra düşman gemileri ufukta görünecek, sonra sahile yaklaşacak ve İnebolu’nun cephaneyi teslim etmesini isteyecektir. Nitekim öyle oldu. 9 Haziran 1921 Perşembe günü mübarek bayram günüdür. Düşmanın Kılkış’ muharebe gemisi ile 'Panter' muhribi sahile sokulmuş, mühimmatın bir saat zarfında teslimini istemiş, aksi takdirde, bütün İnebolu’nun bombardımanla yok edileceğini bildirmişti. Bu millet, insana kolay kolay cephane teslim eder miydi? Her şeyini, malını, mülkünü, kanını, canını verebilirdi ama, namus ve şerefini teslim edemezdi. Bir taraftan düşman oyalanırken, diğer taraftan tellallar şöyle bağırıyordu'Ey ahali, düşman bir saat sonra bizi bombardıman edecek. Son cephane sandıklarını omuzlayın!' "İnsafsız düşman ağır toplarıyla istiklâl ateşi içinde yanan bu küçük kasabayı bombalarken yer gök inliyordu. Kundaktaki yavrular, hamileler ve hastalar sedyelerle tepelerin arkasına taşınmıştı. Bunlar hâlâ büyük bir gürültüyle havada vızlayan mermi seslerini vakurâne bir edayla dinliyor ve sanki şöyle söylüyorlardı 'Cephanemizi taşıdık. Artık ölsek de ne umurumuz. ' İşte beş bin nüfuslu kahraman İnebolu çoluğu çocuğu, ihtiyarı genci ile 9 Haziran 1921 günü mübarek bayramını böyle kutlamıştı." ı0 Yapacağımız bir diğer alıntı, 1 Haziran 1921'de Ümit vapuru ile gelen cephanenin, halkın cansiperane gayretleriyle taşınmasına şahit olan Kastamonu Sultanîsi öğretmenlerinden İsmail Habip Sevük'in o günkü izlenimlerine ait "Baştanbaşa bir destan olan Millî Mücadelede İnebolu da ayrı bir destan oldu. Orası Anadolu'nun kapısıydı. İnebolu yalnız kapı değil bir zafer başıdır; içerdeki zaferi en çok oradan giden mühimmatla kazandık. İnebolu'dan Ankara'ya kadar yedi sekiz günlük yolu dolduran kağnı dizileri; o yol iç zafere bir damar gibi uzandı; İnebolu bu damara kan verendir. "Obur harp devinin bütün ihtiyaçlarını o dalgalı denizde karaya çıkarmak; içerdeki cenkten önce burada cenk oluyordu. Bu cenklerden birini gözümle gördüm; o zamanki not defterim önümde; 1921 haziranının 1’inci Çarşamba günü, Öğleyin İnebolu'ya Ümit vapuru geldi; içinde Sovyetlerin verdiği üç yüz tonluk mühimmat var. Karadeniz'e Yunan torpitoları çıkıyor; vapuru acele boşaltmak lazım; bütün sandallar vapura üşüştü; iskelenin inmesini bekleyen yok, sekiz on metrelik kancalarını güvete parmaklığına iliştiren deniz çocukları kancaların sırıklarından birer sansar gibi tırmanıp zemberekli birer cambaz gibi vapura atıldılar. "Dolan kayıkların karaya doğru yarışını görmeli. Kürekler pervane gibi işliyor; yükünü boşaltan, mekik gibi, tekrar vapura koşmaktadır. Mühimmat kıyıda kalamaz. Onları üç dört kilometre içerdeki tepenin öte yamacına götürmek lâzım. Genç ihtiyar. Karın erkek bütün halk hep ayakta. Boylarından uzun tüfekleri taşıyan çocuklar, belinin kamburluğunu sırtladığı fişek sandığıyla düzelten ihtiyarlar, çocuğunu küçük ablasına yükletip gülleyi kendi yüklenen kadınlar... Ne bundan üstün sevap, ne bundan hayırlı iş var; bu bir ibadetti. "İnebolu'nun yıllarca süren ibadeti Türkiye Büyük Millet Meclisi İnebolu kayıkçılarına İstiklâl madalyası verdi ve cemaat halinde bu madalyayı tek olarak onlar aldı Bu yalnız bir taltif değil onların gazasının kanunla tasdikidir. İnebolu kayıkçısı... Bunu söylerken sadece bir mesleği söylemiyor, bir destanın şerefini söylemiş oluyoruz.” 11 Sadece İnebolu'da değil, harp süresince Kastamonu merkezde de hummalı bir faaliyet vardır. Müstakil olarak faaliyet gösteren bir takım kulüp ve cemiyetler, Kastamonu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti etrafında toplanarak, sistemli bir şekilde Millî mücadeleyi destekleyen faaliyetlerini yürütmüşlerdir. İzmir, İstanbul, Urfa, Antep ve Maraş'ın işgalleri, Kastamonu'da tertiplenen mitinglerle tel'in Bütün bu müsbet özellikler biraraya gelince, Atatürk'ün daha önce görmediği bu şehir, uzun zamandır zihninde tasarladığı inkılâbın gerçekleştirileceği, halka ilân edileceği en uygun yer olarak ortaya çıkıyordu. Atatürk'ün Kastamonu'ya Davet Edilişi 1913-22 yılları arasında Kastamonu Sultanîsi'nde edebiyat öğretmenliği yapan İsmail Habip, Mustafa Kemal'i 1922 Temmuzunda Çankaya Köşkü'nde ziyaret eder. Bu ziyarette, sohbet özellikle Kastamonu üzerinde yoğunlaşır İsmail Habip'in köşke yaptığı bu ziyaretin asıl amacı Mustafa Kemal'i Kastamonu'ya davet etmektir. İsmail Habip bu olayı şöyle anlatmaktadır "Kastamonu şehri, Kastamonu vilâyeti ve Kastamonu halkı hakkında çok ince şeyler soran ve verdiğim malumatı çok derin bir alaka ile dinleyen paşa, bilhassa belediye intihabatında, bu intihabatta Kastamonu halkının gösterdiği tenevvürden bahsederken çok mahzuz olmuş ve mukabele-ten kendileri Kastamonu’luların millî davanın ihtidasından beri gösterdikleri sadakatdaki büyüklüğü, ta ihtidadan beri yaptıkları fedakârlıkları, hele Sakarya Harbi zamanında gerek asker ve gerek nakliyat cihetiyle bu vilayetin ibraz ettiği çok kıymetdar himmetleri heyecanlı bir lisanla anlattılar." İsmail Habip'in Köşk'e yaptığı bu ziyaretin asıl amacı, Mustafa Kemal'i Kastamonu'ya davet "Bunun üzerine Paşa Hazretleri, Anadolu’nun hemen her yerini gördünüz ve Anadolu’nun hemen her yeri de sizi gördü. Halbuki millî dava uğrundaki sadakat ve fedakarlığını millî davanın timsali ağzından işittiğim Kastamonu halkı, millî davanın büyük timsalini kendi arasında görecek olursa, bu ona, millî dava hakkındaki sadakat ve fedakarlığının en büyük mükafatı olacaktır. Bunun üzerine Paşa Hazretleri gayet kati olarak buyurdular ki, ilk fırsatta ve ilk imkanda mutlaka Kastamonu’ya gelecekler ve bu fedakar halkı mutlaka yakından göreceklerdir." 13 İsmail Habip'in bu ilk davetinden sonra, Ata'yı Kastamonu'ya davet niyetiyle Ankara'ya giden ilk heyet, Atatürk hasta olduğu için onunla görüşemeden Kastamonu'ya dönmüştür 14 İkinci heyet, 11 Ağustos 1925'te Atatürk tarafından kabul edilir. Ulus'taki meclisin bahçesinden toplanan çiçeklerle Ata'nın huzuruna çıkan heyetin reisi Hüsnü Açıksöz, hemşehrilerinin hasretini ifade ederek Atatürk'ü şehirlerine davet eder. Atatürk kararını vermiştir. Uzun süredir davet edildiği bu şehri görmeye gidecektir. Ancak bu gezi herhangi bir Anadolu şehrine yapılan geziden farklı olacaktır. Kastamonu gezisi, 1919'dan itibaren Atatürk'ün zihnini meşgul eden, zaman zaman yakın çevresiyle paylaştığı bir inkılâbı gerçekleştireceği gezi olacaktır. Görüşme sona erip heyet ayrılınca Atatürk dönemin Halk Fırkası genel sekreteri Saffet Arıkan Bey'e neşeli bir şekilde "Çocuğum Kastamonu'ya gidiyorum. Şapkayı orada giyeceğim." der. 15 Heyet, Atatürk'ü şehirlerinde en iyi şekilde ağırlamak için alışveriş yapmak üzere İstanbul'a gider. Bu tarihten 12 gün sonra, 23 Ağustos 1925'te Atatürk, başında Panama şapkasıyla Ankara'dan Kastamonu'ya hareket eder. Kısa bir süre Çankırı'da kalan Atatürk ve beraberindekiler16 Ilgaz Derbent'te Kastamonu'nun üst düzey bürokratları ve öğretmenleri karşılar. Gazi'nin başında beyaz bir Panama şapka vardır. Kastamonu halkı, aynı günün akşamı coşkulu bir şekilde Atatürk'ü karşılar. 17 Gece, halk ve esnaf fener alayı düzenler. Millî marşlar, Türküler söylenir. Kendisi için hazırlanan konakta istirahate çekilen Atatürk, bir süre sonra konağın önünde biriken halkın yanına inerek oyunları buradan izler. 24 Ağustos Pazartesi günü mareşal üniforması ile kışlayı ziyaret eden Atatürk meşhur "Bir Türk dünyaya bedeldir." özdeyişini burada söyler. Kışlanın ardından, hastahane, kütüphaneyi gezen Atatürk, kütüphanede konuşmaların seyri, sarık etrafında gelişince, "Sarığı yetkili olmayana sardırmamalı. Birde görevlerini yaparken sardırmalıdır."18 cümlesi ile seyahat amacının ilk ipucunu verir. Ardından Kastamonu Belediye binasını gezen Atatürk, ilçelerden gelen heyetleri kabul ederek onlarla görüşür. Burada İnebolu heyeti, Ata'yı ilçelerine davet eder. Belediye binasında uygarlık kavramı etrafında bir konuşma yapan Atatürk giyim konusunda da uygar olmanın lüzumundan bahseder "Biz her nokta-i nazardan medenî insan olmalıyız. Acılar gördük. Bunun sebebi dünyanın vaziyetini anlamadığımız içindir. Fikrimiz, zihniyetimiz medenî olacaktır. Şunun, bunun sözüne ehemmiyet vermeyeceğiz. Medenî olacağız. Bununla iftihar edeceğiz. Bütün Türk ve İslâm alemine bakınız. Zihinleri medeniyetin emrettiği şümul ve tealiye uyamadıklarından ne büyük felâketler, ne ıstıraplar içindedirler. Bizim de şimdiye kadar geri kalmamız ve nihayet son felâket çamuruna batışımız bundandır. Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki, ona bigane olanları yakar ve mahveder."19 Daha sonra hükümet konağını gezen Atatürk şerefine, akşam fener alayı düzenlenip halk oyunları oynanır. 25 Ağustos Salı günü, Atatürk ve beraberindekiler İnebolu'ya hareket eder. Yollarda köylüler, cephelerde savaşmış gaziler, sevgi gösterilerinde bulunur. Ecevit ve Küre'den geçerek, akşam üzeri İnebolu'ya gelen misafirleri, coşkulu bir kalabalık karşılar. Bu Serpuşun Adına Şapka Derler 26 Ağustos Çarşamba günü, mareşal üniformasıyla belediye binasına gelen Atatürk, burada başlarında kâhyaları ile birlikte İnebolu kayıkçıları ile diğer heyetleri kabul eder. Kayıkçılara iltifat eden Atatürk, akşam üzeri İnebolu çarşısını sivil elbise ve elinde şapkası olduğu halde dolaşır. Gece İnebolu kayıkçılarının gösterilerini ve fener alaylarını izler. 27 Ağustos Perşembe günü sivil elbise ve elinde şapkası ile İnebolu Türk ocağı binasına gelen Atatürk, medeniyet kavramına ve kıyafetin medeniyetle alâkasına dair bir konuşma yapar "Arkadaşlar, Turan kıyafetini araştırıp ihya eylemeğe mahal yoktur. Medenî ve beynelmilel kıyafet bizim için, çok cevherli milletimiz için layık bir kıyafettir. Onu iktisa edeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve bittabi bunların mütemmimi olmak üzere başta siper-i şemsli serpuş, bunu açık söylemek isterim".20 Konuşmasının devamında, "Bu serpuşun adına şapka derler" cümlesi ile de şapka inkılâbını ilân etmiş olur. Atatürk'ün günlük gazetelerde, seyahat öncesi, Ankara'da şapkası ile çekilen fotoğrafı yayımlanmıştır. O günlerin basınını takip etmiş olan İsmail Habip, gazetecilerin şapkadan bahsederken, bir türlü asıl ismini yazamadıklarını ifade eder "Onu başında şapkayla seyahate çıkmış görünce o kadar şaşırmışız ki, gazetelerde bütün münevver kalemler şapkanın adını telaffuz edemeyerek kekeleyip durmaktadır Serpuş-i medenî, şems-i siper, pervaz-ı kabalak vesaire, vesaire. Fakat seyahatinin sonunda İnebolu’ya varan şef apaçık haykırıverdi - Bunun adına şapka derler. "21 28 Ağustos Cuma günü yine elinde şapkası ile sabah İnebolu'dan Devrekani'ye gelen Atatürk, oradan Kastamonu'ya geçer. Kışla önünde toplanan halkın ve memurların başında, Atatürk Kastamonu'ya dönünceye kadar süratle dikilmiş, kalıpsız şapkalar vardır. Daha sonra Taşköprü'ye hareket eden Atatürk, burada belediye ve hükümet binalarını ziyaret ederek, tekrar Kastamonu'ya döner. 29 Ağustos Cumartesi günü Kastamonu kışlasında, şerefine verilen öğle yemeğine katılan Atatürk, burada Türk milletinin ordusu ile beraber hareket ettiğini vurgulayan bir konuşma yapar. Öğleden sonra Daday'a geçer. Burada belediye ve hükümet binalarını gezer. 30 Ağustos Pazar günü, Kastamonu Türk ocağı'nı ziyaret eden Atatürk, 31 Ağustos Pazar günü Kastamonu'dan ayrılır. Heyet, Çankırı'ya uğrayarak 1 Eylül'de Ankara'ya döner. Bakanlar kurulunun bütün üyeleri, memurların çoğunluğu şapkalı bir halde Atatürk'ü karşılar. 11 Ekim 1925'de kıyafet ile ilgili kararname yayımlanır, 25 Kasım 1925'de de şapka ile ilgili 671 sayılı kanun kabul Atatürk'ün dokuz gün süren Kastamonu seyahati hakkında bilgi veren kaynaklar incelendiğinde, Atatürk'ün önce elinde şapka ile dolaşarak kamuoyunu bu inkılâba hazırladığı görülür. Bu geziler esnasında, Atatürk'ün avantajlarını iyi kullandığı iki hususiyeti dikkat çeker. Bunlardan birincisi, strateji geliştirme, zamana ve mekâna uygun hareket etme; ikincisi ise, irticalen hitabet Hem Kastamonu seyahatinde, hem diğer seyahatlerinde, hem savaşta, hem barışta, Atatürk sahip olduğu bu yetenekleri isabetle kullanmış ve amaçlarına ulaşmıştır. Kastamonu'da kaldığı süre zarfında da, merhale merhale şapka inkılâbına doğru ilerlemiştir. 23-31 Ağustos 1925 tarihinde gerçekleşen dokuz günlük Kastamonu seyahatinin, Atatürk'ün yurt gezileri arasında mümtaz bir yeri vardır. Bu seyahat, inkılâp tarihimiz açısından da oldukça önemlidir. NOT Bu konferans Atatürk Araştırma Merkezi Adına 28 Ağustos 2003 tarihinde Kastamonu'da verilmiştir. 1 Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Türkiye İş Bankası Yay., Ank., 432 s. 2 12 gün süren bu seyahate, Atatürk'ün gezi boyunca yapacağı konuşmaları Hakimiyet-i Millîye'de yayımlayacak olan İsmail Habip, vazifeli olarak katılmıştır. İsmail Habip, bu geziyi, "Yalnız balayı seyahati değil, inkılâp ve ders seyahati" olarak Habip Sevük, "Adana Seyahati ve Hatay", Cumhuriyet, 27 Birinci Kânun 1938. 3 Prof. Dr. Hamza Eroğlu, Türk İnkılâp Tarihi, Savaş Yay., 587 s. 4 Kıyafetin mütemmim cüz'ü, tamamlayıcısı olarak kullanılan başlık, serpuş, fes ve şapkanın millî kimlik belirleyicisi bir gösterge olarak kabul görüşü, edebî metinlere de aksetmiştir. Bak.Yakup Kadri, "Şapka", Servet-i Fünûn. Sayı 1004, Ömer Seyfettin, "Piç", Türk Yurdu, 10 Ağustos 1913. 5 İsmet Giritli, Yıldönümleriyle Türk Devrim Tarihi Kurtuluş ve Kuruluş, Der Yay., İst. 1996, s. 108-110. 6 Afetinan, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi, Ank. Başbakanlık Basımevi 1973, 7 İsmail Habip Sevük, "İnkılâplar ve O", Cumhuriyet, 27 İkinci Kânun 1939. 8 İsmail Habip Sevük, Şapka inkılâbı ile ilgili olarak ayrıca bak Doç. Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa, "Atatürk'ün Kastamonu Seyahati ve Şapka inkılâbı", Birinci Kastamonu Kültür Sempozyumu Bildirileri, 21-23 Mayıs 2000, Kast. 2001, 9 Haz. Mehmet Baytimur- Aziz Demircioğlu-Hasan Çelikoğlu, Atatürk'ün Kastamonu Gezisi ve Şapka Devrimi, Ank. 10 Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Vatan Yolunda, İletişim Yay., 4. Baskı, İst. 1999, s. 95-98. 11 İsmail Habip Sevük, "İnebolu ve Kayıkçıları", Cumhuriyet, 16 İkinci Teşrin 1936. 12 Arslan Kaynardağ, "İstiklâl Savaşı Günlerinde Kastamonu Gençliği, Bir Kulüp, Bir Dergi ve Öğretmenler", Türk Tarihinde ve Kültüründe Kastamonu, Tebliğler19-21 Ekim 1988, Kast. 1989, 13 İsmail Habip, "Paşanın Köşkünde", Açıksöz, Nu539, "24 Temmuz 1338 . 14 Haz. M. Baytimur-A. Demircioğlu-H. Çelikoğlu, 15 Haz. M. Baytimur-A. Demircioğlu-H. Çelikoğlu, 16 Atatürk'ün Kastamonu seyahatine Kütahya Mebusu Nuri Conker, Rize Mebusu Fuat Bulca, Riyaset-i Cumhur Umumî Kâtibi Tevfik Bıyıklı, Başyaver Rusuhî. Yaver Muzaffer, Muhafız Kıtası Kumandanı İsmail Hakkı Tekçe ve Hususî Kalem'den Çankırılı Lütfi ve Mustafa Beyler katılmışlardır. 17 Atatürk'ün Kastamonu seyahati ile ilgili olarak ayrıca bak. Mustafa Selim İmece, Atatürk'ün Şapka Devriminde Kastamonu ve İnebolu Gezileri, 2. Baskı, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., Ank. 1975, 101 s. 18 Mustafa Selim İmece, 19 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, II, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ank. 1997, s. 216. 21 İsmail Habip, "İnkılâplar ve O", Cumhuriyet, 27 İkinci Kânun 1939. 22 Emekli Tümgeneral Turhan Olcaytu, Devrimimiz İlkelerimiz, 8. Baskı, Ajans Türk Basın ve Basım 1998, 23 İsmail Habip cephedeki zaferi Atatürk'ün kılıcının, içerideki davayı ise, hitabetinin kazandığı düşüncesindedir. Yazarın, Atatürk'ün hitabet özellikleri ile ilgili değerlendirmeleri için bak. İsmail Habip Sevük, "Hitabetinin Hususiyetleri", Cumhuriyet, 9 İkinci Kânun 1939. Dr. Nezahat Özcan* *Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümü Öğretim Üyesi Kaynak ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 57, Cilt XIX, Kasım 2003 Fotoğraf kaynağı ATATÜRK, Kültür Bakanlığı Yayınları. Hazırlayan Mehmet Özel Güzel Sanatlar Genel Müdürü Sayfa121
Şapka inkılabının yapıldığı cumhuriyetin ilk yıllarında, başkentten Kaymakam’ın birine ilçesindeki “MEVAŞİ” sayısının bildirilmesi emri gelir. Osmanlıca “Mevaşi’nin; geviş getiren hayvan” demek olduğunu bilmeyen kaymakam memurlarını çağırıp; “Mevaşi ne demektir?” diye sorar. Bilgiçlik taslamak isteyen birisi, “Mevaşi; yaş ağaç demektir” der. Bir başkası, “Mevaşi; aş evlerinin çoğuludur, ilçemizdeki aş evlerinin sayısını istiyorlar” der. Sonunda aralarında en bilgilileri olan kadı efendi; “Mevaşi, maaştan geliyor. En çok maaş alan, en çok okumuş ve en güzel ŞAPKA giyen memurları soruyorlar”der. Buna aklı yatan kaymakam, kâtibine “yaz kızım” der, “İlçemizde kadı ile benden başka mevaşi yoktur.” Günümüzde artık mevaşi kelimesi pek değil hiç kullanılmıyor. Yoksa anlamını modern, çağdaş, ilerici, ağustos ayının papatya çiçeği, 6284 İstanbul Sözleşmesi devriminin amansız savunucusu, şapka inkılabının yılmaz bekçisi sananlar; kasım kasım kasılıp “Ayol! Bize mevaşi derler”diye nasıl da hava atarlardı! Evet, yakın tarihimizde adı devrilesi “ŞAPKA” devrimi yüzünden neler oldu neler… Aslında yakın tarihin temelini oluşturan Laik Kemalist sistemin kurucusu ve muhafızları ile günümüzdeki muhafazakâr muhafızları arasında şimdiye kadar esastan bir farkın olmadığı aşikârdır. Vahyin inşasına olan nefretlerinin zeminine putlarını yerleştirirken, ardından salya sümük “Bizim meşru Dinayetimiz var, bizim kanunlarımız var, bizim düşük faizli bankalarımız var, bizim rakı fabrikalarımız var, bizim…, bizim Uzza’mız var, sizin Uzza’nız yok” bağırtılarıyla; kulakları sağır olan tepkisiz Müslümanımsı kitleler hala daha aldatılmaya şeddeli olarak devam edilmektedir. 1925 yılının Ağustos ayında M. Kemal’in Kastamonu'da halka şapkayla hitabet etmesinin ardından “Şapka Kanunu” ya da tam adıyla “Şapka İktisasına Dair Kanun”25 Kasım 1925'te ilan edildi. Yasaya göre, şapkadan başka bir başlık giymekte direnmenin cezası “Hükümetin tespit eylediği kıyafetin dışında gayri kıyafet iksa edenler giyenler üç aydan bir yıla kadar hapis edilirler” yasasıydı. Türkiye halkının çok az bir kısmı hariç tamamına yakınının inançlarına ters olan bu siperi şemsli serpuş, deli gömleği giydirilir gibi cebren insanların kafalarına giydirilmeye kalkınca, halkın bu karara tepkisi çok sert olmuştu. Bu zorbalıklar mazlum halka az görülmüş olacak ki, bu seferde kanunu protesto hareketleri sistemin meşruluğuna ! yönelik “İDAMLIK” suç sayıldı. Rize Ulu Camii imamı Hafız Şaban Hoca’nın “Biz dinimize bağlılık isteriz. İnanmayanlar inanmasın, fakat inananlara zulüm yapılmasın. Tek isteğimiz, sarığımıza, sakalımıza ve cübbemize dokunulmasın. Şapkayı giyenler giysin ama giymeyenler hapse atılmasın!”sözleriyle kalabalığa haykırması, Rize’de şapka yasasına karşı en yoğun protestoları başlatmıştı. Böylece "batılılaşma ve çağdaşlaşma" adı altında “ordular ilk hedefiniz Karadeniz’dir ileri!” kükremesiyle, karşılarında düşman orduları varmışçasına kendi halkına karşı, Firavun benzeri amansız bir takip ve saldırı başlatıldı. Ardından emri alan kaptan paşa “devlete karşı isyanı!” bastırmak adına Rize limanına gönderilen Balkan Savaşları’nın en büyük savaş gemisi olan “Hamidiye zırhlısıyla” Rize’yi iki gün top yağmuruna tuttu. Gerilere kaçan ahali ise bağıra çağıra “atma Hamidiye atma, vergi de vereceğuk, şapka da giyeceğuk” diye ağıtlar yakarak aman dilemelerini şöyle destanlaştırdı Atma Hamidiye atma atma, Din kardeşiyiz bizi yakma. Atma Hamidiye atma atma, Taktılar serpuşi kafamıza. Atma Hamidiye atma atma, Vergimi vereceğum bizi yakma. Atma Hamidiye atma atma, Sürgün etma bizi yakma. Şapkaya direnişin giderek yayılma eğilimi göstermesi üzerine, Rize, Erzurum, Kayseri, Maraş, Konya, Giresun gibi şehirlerde "GEZİCİ İSTİKLAL MAHKEMELERİ” kuruldu. İnönü, İstiklâl Mahkemesi’ne meclisin tasdiki olmadan idam cezalarını infaz etme yetkisi tanıyan kararı meclise kabul ettirdi. “Üç Aliler” diye bildiğimiz istiklal mahkemesi hâkim ve savcıları Kel Ali, Necip Ali, Kılıç Ali Altemur Kılıç’ın babası üçlü emir kulu! rejim adına ellerine geçen fırsatı değerlendirerek, şapka kanununa karşı çıkan muhalifleri şapka kanununa aykırı davrandıkları gerekçesiyle teker teker cezalandırmaya başladı. Bazıları ağır hapis cezalarına, bazıları ise idam cezasına çarptırıldı. Rize’de top yağmurunda ölen ve yaralananlar yetmezmiş gibi 143 kişi daha tutuklandı. 12 Aralık’ta yargılamalara başlayan mahkeme 143 kişi hakkında “BİR GÜNDE!” hüküm vererek, 13 Aralık’ta 8 kişiyi idama mahkûm etmiş, 14 Aralık’ta ise idamların “infazlarını” yıldırım hızıyla yerine getirmişti. O dönemde M. Kemal tarafından tasarlanıp adı konulan, yönlendirilen ve imza olmayan başyazılarının çoğu M. Kemal’e ait olduğu, yazı üslubundan ve konuyla ilgili hatıralardan anlaşılan, Hükûmetin resmi sözcüsü konumunda din düşmanı bir“Hâkimiyet-i Milliye” gazetesi vardı ki aman aman! Düşman başına. “Hâkimiyet-i Milliye” gazetesi Rize olaylarıyla ilgili son haberlerinde asılan din mazlumları için kin ve nefretini şöyle açığa vuruyordu; “Rize’deki mürteciler 1ceza-yı sezalarını lâyık olan cezalarını buldular.” Giresun’da 8 kişi çeşitli hapis cezalarına çarptırılmış, 2 kişi de idam edilmişti. Dikkat edilirse; bir günde aldıkları idamların kararları da “O gün” kadar kısa olmuştu. Velhasıl yazdılar fermanları oy ile astılar mazlumları toy ile Maznunların salbine, şevahidin bi'l-āhire sem’ine = Tutuklanan zanlıların asılmasına, şahitlerin daha sonra dinlenmesine. İdamlar son sürat devam ederken “Bolu’da kurulan İstiklal Mahkemesi Başkanı Osman bey! şöyle diyordu 39. ve 40. sehpalara asacak adam yoktu. İhtiyar bir köylü, yanında oğlu, önünde odun yüklü merkebi geliyordu. Emrettim, ikisini de astılar.” 2Peh peh! Bu ne yaman bir pehlivan, tek derdi vatan aşkı vatan! Ne Koca Ali, ne Fırıldak Veli, ne Hamza, ne Zaloğlu Rüstem. Sen neymişsin be Osman! Bu ne cesaret bre densiz! Cellatlar idam ettiklerinin şahitlerini dinlerken! idam edilenler ise bu süre içinde ibreti âlem için bir hafta deniz ile yol arasında kurulan darağaçlarında asılı kalmışlardı. Bu korku halka çok ağır gelmiş olacak ki, şapka giymemek için ölene kadar şehre inmeyip dağlarda ve mağaralarda yaşayan insanlar bile olmuştu. 1925 yılının aralık ayında Erzurum’da “şapka yüzünden” toplam 3000 kişinin üzerine ateş açılması sonucu bölgeye gönderilen askeri birlikler ile halk arasında üç gün boyunca çatışma yaşanmış, olaylar kanlı bir şekilde bastırılmıştı. Akabinde Erzurum’da “Şalcı Şöhret Bacı” olmak üzere 1’i kadın 13 kişi idam edilmişti. Hatta İstiklal mahkemelerinde yargılanıp da hakkında beraat kararı verilen Erzurum Mebusu M. Vekili Hüseyin Avni Ulaş “Bu mahkeme çok namuslu insanı asmıştır. Bizim namusumuzda bir eksiklik mi gördü ki bizi asmamıştır?” dediği için ömür boyu sürgün cezasına mahkûm edilmiştir. Kayseri’de 300 kişi tutuklanmış, 5 kişi idam edilmiş, Sivas’ta şehrin bütün muhtarları tutuklanmış, 1 kişi idam edilmiş, İskilip’te 2 kişi idam edilmiş, Maraş’ta Camii Kebir’e sığınarak "Şapka istemeyiz" diye feryatlarını dile getirenler tutuklanmış, 5 kişi idam edilmiştir. İdam edilen 5 kişiden birisi de “Maşallah” lakaplı Ali Efendi’dir. Aslında Ali Efendi her konuşmasının akabinde daima, “Maşallah, İnşallah” diyerek konuştuğu için, Maraş halkı kendisine “Maşallah” lakabı vererek sevgilerini belli etmişlerdi. Maşallah Ali Efendi boynuna yağlı urgan geçirilip idam edilirken ''Benim adım Maşallah, şapka giymem İnşallah, Eşhedü en Lâ İlâhe İllâllah…'' Kelime-i şehadetle son sözlerini tamamlamıştı. Erzurum’da idam edilen kadın ”Şalcı Şöhret Bacı’nın” suçu, sadece “Şapka Kanununa” muhalefetti. Sonraları kitaplara da konu olan Şalcı Bacı’nın hikâyesini Erzurum’da 1984 – 1988 yılları arasında görev yaptığım yıllarda dedelerden de dinlemiştim. “Tek derdi ördüğü şallardan kazandığı üç kuruşla üç öksüz çocuğunu büyütmek olan Erzurumlu namı diğer “Şalcı Şöhret Bacı” bir gün şapka hadisesinin içinde buldu kendisini. Ne öksüz üç çocuğunun oluşu, ne kadın oluşu, ne de olanca saflığı ve Erzurum ağzıyla“Kadın şapka giye ki asıla?” diye yaptığı masum savunma onu Türkiye’de asılarak idam edilen ilk kadın olmaktan kurtaramadı. Ancak bir sorun daha vardı. Şalcı Bacı kadındı ve üstelik çarşaflıydı. Bu şekilde asılması infiale sebep olabilir, halk galeyana gelebilirdi. Tatar Hasan Paşa seslendi “Çarşafı başından çıkar.” Şalcı Bacı “Ben bu güne kadar bu çarşafı çıkarmadım. Bir başıma dul bir kadın olarak namusumu hep korudum. Bundan sonra da çıkarmam” demişti. Tatar Hasan Paşa “Sen bilirsin o zaman!” demiş ve yanındaki askerlere dönerek emretmişti “Bir un çuvalı getirin!” Şalcı Bacı “Ula kavat! Sen nasıl adamsın? Hem kadın kısmını şapka için asıyorsun, hem de kadındır belli olmasın diye korkundan un çuvalı geçiriyorsun. Ödlek herif! Yüreğin varsa kadın astım desene!” 3 Şalcı Bacının asıldığı gün bu olayı gören, duyan Erzurum halkı kıyıya kenara çekilerek sessizce ağlamışlardı. Çünkü o zulüm, işkence, hapis ve idam günlerinde, bir kişinin herkesin önünde hıçkıra hıçkıra ağlaması, rejime ve inkılaplara karşı gelmek sayılacağından, işin içinde aynı cezaya çarptırılmak da vardı. İnancında direnen mazlum “Şalcı Bacı’nın” idam hükmünü ateist Çetin Altan’ın dedesi Tatar Hasan Paşa vermişti. Çetin Altan “Şalcı Şöhret Bacının” idamını ifade edenkısa yazısında “Dedem Hasan Paşa çok sert bir askerdi. İsmet Paşa topçu okulunda öğrenci iken, dedem Hasan Paşa okul müdürüydü. Sonrası ünlü komutanlar olan o dönemin öğrencileri, anlatıp dururlar Hasan Paşanın sertliğini. Bir şapka isyanını bastırmakla görevlendirildiği bir kentte, hızını alamayıp bir de “KADIN” asmıştı. Sanırsam siyasal suçtan ilk asılan kadın odur tarihimizde. Kadın sehpaya çıkmadan önce "Ben bir hatun kişiyim. Şapka ile ne derdim ola ki" demiş galiba. Ben o tarihte henüz doğmamışım. Çok ama çok sonradan öğrendim bunları. Ve inanın ince sızı gibi tatsız bir burukluk kaldı içimde.” 4 Nihayet Çetin Altan’da inanmadığı Rabbine gitti. İskilipli Atıf Hoca, Şapka inkılâbından yaklaşık iki yıl önce 1924 yılında “Medeniyet-i Şer’iye ve Frenk Mukallitliği Şapkaya dair” adlı bir risale yazmıştı. Bu risalesinden dolayı 3 Şubat 1926 günü mahkeme “Türkiye Cumhuriyeti’nin Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nu kısmen veya tamamen değiştirmeye teşebbüsten, Babaeski müftüsü Ali Rıza Hoca ile müderrislerden İskilipli Atıf’ın idamına” diyerek kararını açıkladı. Atıf Hoca ancak yanındaki Tahir Hoca’nın duyabileceği bir sesle fısıldamıştı “Zalim ve katillerle elbette mahşer gününde hesaplaşacağız.” Atıf hoca 4 Şubat 1926 günü sabah namazını kıldı, dua okuya okuya sehpanın yanına gitti. Cellât tam ipi boynuna geçirdiği esnada infazı keyifle seyreden Kılıç Ali, Atıf Hocanın başına pis bir şapkayı geçirirken domuzluğunu açığa vurmuş “Giy domuz!” diyerek hakaretler yağdırmıştı. Atıf Hoca ise onun yüzüne bakmadan Kelime-i Şahadet getirerek ruhunu Rahman’a cc teslim etmişti. Hatta hiç ilgisi olmadığı halde başka şehirlerdeki din mazlumu âlimleri de idama mahkûm ederek mezar taşlarına hala daha günümüzde tazeliğini koruyan “MAZLUMEN ŞEHİD” yazısını kazıttırmaya evlatlarını mecbur bıraktılar. Furkan’la sözleşmesiz, “Gâvurlarla Sözleşmeli” batıl kanun ve fermanlarıyla dün de ve bugün de bırakmaya devam ediyorlar… Edecekler de. Ta ki fikirlerde tevhid, metotlarda Peygamber sav örnekliği oluşturulup, egemenlerin gücünü parçalayıp yok edinceye kadar… İNŞAALLAH DEVAM EDECEK… Dipnotlar Mürteci “Gerici, İrticacı” anlamına gelir. Aslında “Mürteci”; tamamen İslam literatürüne ait Arapça bir sıfat olup, İslam’dan önceki cahiliye düzeninde ve günümüz benzerlerinde direnen ve onları savunanları kastetmek amacıyla kullanılır. Ancak maalesef bizler kavramlarımıza sahip çıkmayınca! Şimdilerde bu kelime tersine işlemekte; Müslüman olmayan veya kendisini Müslüman zanneden gericilerin Müslümanlar için kullandıkları bir sıfat olmuştur. Oysa “Zamanı KOKUTANLAR mürteci diyor bana; Yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana.” Melih Pekdemir-Kemalistler ülkesinde Cumhuriyet ve Diktatörlük–2, su yayınları Sefer Darıcı, Şalcı Bacı. Destek Yayınları-2013 Milli Gazete, Şehid Edilen Şalcı Bacı Şahin ÖZDAŞ 21-08-2020 1334 ES... Muhterem Olcay D. kardeşim; Allah sizden de razı olsun. Sizin yorumunuzdaki yazınızın makalemi özetleyen şahane bir yazı olduğunu, tespit ve tebriğinizin de bana sarsılmaz bir güç ve azim verdiğini özellikle belirtmek istiyorum. İskilipli Atıf hocanın “Zalim ve katillerle elbette mahşer gününde hesaplaşacağız.” Sözlerine dualarımla katılıyorum. AEO. ES... Şahin ÖZDAŞ 21-08-2020 1316 ES... Muhterem "Bir Nacizane Kul" ismiyle yazan pek değerli kardeşim, ilginize çok teşekkür ederim. Sizin o güzel dualarınız bizim temennilerimiz olsun. Dualarınıza canı gönülden Amin diyorum. Buyurduğunuz gibi birlikte yürüttüğümüz bu mücadelede Cehdimiz Cihadımz kabul edilir inşaAllah… Olcay D. 21-08-2020 1131 Allah razı olsun,güzel bir makale olmuş... Despot firavuni sistemin devam ettiricileri, çok güzel göz boyacılık yaparak, laik cumhuriyetin kurucu kadrolarını rahmet ve minnetle anarken, bir taraftanda suçsuz yere cezalandırılan masumları sahiplenmekten geri durmayarak 2 yüzlü tavırlarını her ortamda belirtmekten de çekinmiyorlar. İslilipli Atıf hocanında dediği gibi “Zalim ve katillerle elbette mahşer gününde hesaplaşacağız.” Bir Nacizane Kul 20-08-2020 1424 Birinci bölümden sonra sabırsızlıkla bekliyordum. Bu negüzel bir yazı çok aydınlatıcı 3. bölümüde sabırsızlıkla bekliyoruz. Çok değerli hocam Rabbim hepimize sıratılmüstakimde yürüme gücü versin. Allahın arı duru dini için ettiğiniz mücadelede hep beraber oluruz inşAllah.
Atatürk İlkeleri ile İnkılapların Eşleştirilmesi Atatürk ilke ve inkılâpları ayrılmaz bir bütünün parçaları olarak karşımıza çıkar. Bu sebeple Cumhuriyetimizin ilk yıllarında Atatürk tarafından ortaya konulan bazı inkılâplar devrimler yalnızca tek bir ilke ile alakalı olmayıp, başka ilkeler ile de yakından ilişkilidir. Ancak şunu belirtmek gerekir ki yapılmış olan bütün yeniliklerin asıl kaynağı ve dayandığı temel ilke olan inkılâpçılık ilkesi olarak kabul edilebilir. Zira inkılâpçılık sözcüğü “yenilikçilik” anlamına geldiğinden Atatürk’ün hayata geçirmiş olduğu bütün yenilikleri hem mana hemde sistemin kuruluş felsefesi itibariyle İlkesi ile İlgili İnkılaplar- TBMM’nin açılması- Saltanatın kaldırılması- Cumhuriyetin ilan edilmesi- Siyasal partilerin kurulması- 1921 ve 1924 Anayasalarının hazırlanması- Kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi- Ordunun siyasetten arındırılmasıLaiklik İlkesi ile İlgili İnkılaplar- Saltanatın kaldırılması- Halifetin kaldırılması- Şer’i ye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması- Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması- 1924 Anayasası’ndan “Devletin dini İs lam’dır” ibaresinin 1924 Anayasası’na laiklik ilkesinin girmesi- Maarif Teşkilatı hakkındaki kanunun kabul edilmesi- Medreselerin kapatılması- Kılık Kıyafet Kanunu’nun kabulü Peçe ve Çarşaf giyilmesinin yasaklanmasıHalkçılık İlkesi ile İlgili İnkılaplar- Cumhuriyetin İlan edilmesi- Aşar Vergisinin kaldırılması- Medeni Kanun’un kabul edilmesi- Kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması- Yeni Türk Harfleri’nin Kabul edilmesi- İlköğretimin zorunlu hale getirilmesi- Sosyal hizmet kurumları ve sağlık örgütlerinin oluşturulmasıÇocuk Esirgeme - Kurumu’nun açılması, devlet hastanelerinin açılması, dispanserlerin açılması, Kızılay’ın güçlendirilmesiMilliyetçilik İlkesi ile İlgili İnkılaplar- Yeni Türk Devleti’nin kurulması- Türk Tarih Kurumu’nun kurulması- Türk Dil Kurumu’nun kurulması- İzmir İktisat Kongresi’nin toplanması- Kapitülasyonların kaldırılması- Kabotaj Kanunu’nun kabul edilmesi- Yeni Türk harflerinin kabulü- Yabancıların kurduğu bazı işletme ve kuruluşların millileştirilmesi- Türk Parasını Korunmasına Dair Kanunu’nun çıkarılmasıDevletçilik İlkesi ile İlgili İnkılaplar- I. ve II. Beş Yıllık Kalkınma Planlarının hazırlanması ve uygulamaya sahasına konulması- Etibank’ın kurulması- Denizbank’ın kurulması- Sümerbank’ın kurulması- Milli Koruma Yasası’nın çıkarılması- Ekonominin millileştirilmesiİnkılapçılık İlkesi ile İlgili İnkılaplar- Şapka Kanunu’nun çıkarılması- Kılık-Kıyafette değişiklikler yapılması- Latin Alfabesi’nin kabul edilmesi- Latin Rakamları’nın kabul edilmesi- Takvim, saat, ağırlık ve uzunluk ölçülerinin değiştirilmesi- Hafta tatilinin Cuma gününden Pazar gününe alınması- Tevhid-i Tedrisat Yasası’nın Çıkarılması Eğitim ve Öğretim Birliği KanunuKaynak – En Kapsamlı Atatürk Sitesi tarafından muhtelif TC İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Konulu Ders Kitapları ve Çeşitli Belirli Günler ve Haftalar ile İlgili kitaplardan derlenerek oluşturulmuştur. - Okuma Sayısı Bu yazı 24291 defa okunmuştur.
Osmanlı Devleti’nin son döneminde dikkat çeken çağdaşlaşma çabaları ile birlikte ortaya çıkan toplumsal yapının değişimine yönelik çalışmalar, yeni kurulan Türk Cumhuriyeti Devleti’nde de devam etmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Türk milletinin çağdaş uygarlık seviyesini yakalaması çabası, bir var olma mücadelesi haline gelmiştir. Çağdaşlaşma her bakımdan içinde bulunulan zamanın gereklerini benimseme, o gereklere uyma ve yerine getirme anlamındadır. Mustafa Kemal Atatürk de çağdaşlaşmayı siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomi yönleriyle bir bütün olarak ifade etmektedir. Bu nedenle, uygulamaya konulan devrimler ile Türkiye’nin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması amaçlanmıştır. Öncellikle siyasal, hukuk ve eğitim alanında devrimler başlatılmıştır. Daha sonra devrimlerin kapsamı genişletilerek kültürel dönüşüm, ümmet toplumundan ulus toplumuna geçiş ve ekonomi alanında medeni değişimleri amaçlayan devrimler yapılmıştır. Örneğin, Şapka Devrimi. Özellikle son yıllarda başa takılan başlıklar değişik sosyal sınıfların amblemi haline gelmiş ve dini bir simge olarak görülmeye başlanmıştır. Buna karşın şapka, Batı dünyasının bir sembolü olarak görülmüş ve din adamlarınca benimsenmemiştir. Bu tür sosyal devrimlerin gerçekleştirilmesi, yüksek tepki alma potansiyeline sahip olmaları nedeniyle zamana yayılmışlardır. Ayrıca yapılan yenilik hareketleri baskı ve şiddetle değil, toplumun kendi isteği ile kabul görmüştür. Atatürk’ün Erzurum Kongresi bitiminde kaleme aldığı Şapka devrimi öncellikle Kastamonu halkı tarafından daha sonra ise tüm Türk ulusunca benimsenmiştir. Meclisten çıkartılan kararname sonrasında şapka kullanımı kanunlaştırılmıştır. Şapka devrimi Türk ulusunun dış görünüşünü değiştirmekle kalmamış aynı zamanda Batı uygarlığına geçişinde en büyük etkiyi yaratmıştır. Bu Yazının İçindeki Başlıklar Şapka Devrimi Nedir?Şapka Devrimi Neden Kastamonu’da Başlatıldı?Atatürk’ün Kastamonu GezisiAtatürk’ün Şapka NutkuŞapka Kanunu Neden Çıkarıldı?Şapka Kanunu Maddeleri Şapka Devrimi Nedir? İngilizce bir terim olan revolution kelimesinin karşılığı olarak dilimize geçen inkılap kelimesini tanımlamak gerekirse; bir toplumda var olan düzen, çağın gereklilik esaslarını karşılamıyorsa, bu düzenin zorla ve kısa bir sürede yıkılarak çağdaş ilkelere ve toplumun ihtiyaçlarına karşılık veren yenilikçi bir düzenin kurulmasına inkılap adı verilir. Aslında bu tanım, Atatürk’ün siyasal, hukuk, eğitim ve sosyal gibi pek çok alanda gerçekleştirdiği devrimlerin tanımına uygunluk göstermektedir. Cumhuriyetin ilanından sonra gerçekleştirilen devrimlerin amacını Atatürk şu sözleri ile ifade etmiştir. “Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı Türkiye Cumhuriyeti insanların tam anlamında çağdaş ve bütün anlam ve biçimleriyle uygar bir toplum haline getirmektir. Devrimlerimizin temel ilkesi budur”. Atatürk, devrimi tanımlarken “Devrim var olan kurumları zorla değiştirmektir. Türk Milletini son asırlarda geri bırakmış birçok kurum zorla kapatılarak, yerlerine milleti çağdaş ve uygar bir düzeye taşıyacak yeni kurumlar koymaktır” diyordu1. Atatürk’ün sözlerinden de anlaşıldığı üzere inkılap terimi geniş ve köklü bir değişim anlayışını ifade etmektedir. Türk ulusundan aldıkları güç ile Atatürk ve arkadaşları, Türkiye’yi çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak amacıyla siyasal, eğitim ve kültür, toplumsal, hukuk ve ekonomi alanında çeşitli devrimler yapmıştır. Öncellikle siyasal, hukuk ve eğitim alanında başlatılan devrimlerin daha sonra kapsamı genişletilerek kültürel dönüşüm, ümmet toplumundan ulus toplumuna geçiş ve ekonomi alanında medeni değişimlere gidilmiştir. Toplumun sosyal bir değişimi olan ulus toplumuna geçiş sürecinde tekke ve zaviyelerin kapatılması, kadın hakları alanında değişimler, milletlerarası takvim ve saatin kabul edilmesi, soyadı yasası, ölçülerin değiştirilmesi, şapka, kılık ve kıyafetin düzenlenmesi gibi pek çok alanda değişim gerçekleştirilmiştir. Bu yazımızda da, Osmanlıdan kalan ümmet toplum düzeninin bozulması amacı ile gerçekleştirilen sosyal alandaki inkılaplardan olan şapka, kılık ve kıyafet inkılabının oluşum aşamaları ele alınmıştır. Şapka Devrimi Neden Kastamonu’da Başlatıldı? Erzurum Kongresi’nin kapanış gecesi yani 7/8 Ağustos 1919 tarihinde sabaha karşı Mustafa Kemal Atatürk, Süreyya Yiğit ve Mazhar Müfit Kansu konuşmaktadır ve Paşa, Mazhar Müfit Kansu’ya Hatıra defterine yaz, der; 1-Zaferden sonra hükümet şekli Cumhuriyet olacaktır. 2-Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken yapılacaktır. 3-Tesettür kalkacaktır. 4-Fes kalkacak, uygar uluslar gibi şapka giyilecektir. Bu anda Mazhar efendinin kalemi elinden düşer ve Paşa’ya “kusura bakmayın Paşam ama sizin de hayalperest taraflarınız var” der. Paşa da “Bunu zaman tayin eder, sen yaz” der ve diğer devrimleri maddeler halinde yazıya dökerler. Bundan 6 yıl sonra, Kastamonu’da başlatılan bir kampanya sonrasında 29 Kasım 1925’te Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun çıkartılır. Bu durumdan da anlaşıldığı üzere, Atatürk daha önceden düşünüp tasarladığı birçok değişimi zamanı geldikçe hayata geçirmiştir. Bu süreçte Anadolu’nun çeşitli yörelerine yapmış olduğu geziler sırasında kendi düşüncüleri ile ilgili fikir toplamış ve halkın nabzını tutmuştur. Halkın sosyo-ekonomik yapısını ve kültürel geçmişi ile düşünce yapısını iyi gözlemleyen Atatürk, şapka devrimini başlatmak için Kastamonu şehrini seçmiştir. Şapka devrimi gibi çok önemli bir devrim kampanyasının kapalı ve dar görüşlü bir halka sahip olduğu düşünülen Kastamonu’da başlatılmasının birkaç farklı nedeni bulunmaktadır. Öncelikle gezileri sırasında elde ettiği izlenimler ve dinlediği görüşler Kastamonu’nun bilindiğinin aksine taassup bir yapıya sahip olmadığı idi. Bununla birlikte, Kurtuluş Savaşı başlangıcında Mustafa Kemal ve arkadaşlarının idamına dair Şeyhülislam Dürrizade’nin fetvasına karşın, Anadolu müfritleri de bir fetva çıkarmışlar ve bu fetvadaki imzaların çoğu Kastamonu halkına aitti. Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’nun birçok yerinde ayaklanma çıkmasına rağmen Kastamonu yöresinde hiçbir isyan ve ayaklanma olmamıştır ve bu yöre halkı ayaklanmaların önlenmesinde önemli mücadeleler göstermiştir. Yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı, dış görünüşle, şekil ve biçimle ilgili bir yenilik olarak görünen Şapka devriminin, temelde bir birlik sağlamak ve şeklen uygarlık yakalamak amacıyla yapıldığı bilincinde olan Atatürk, bu devrimin Kastamonu’nda yapılmasının uygun olacağına karar vermiştir. Atatürk’ün Kastamonu Gezisi Atatürk düşündüğü ve tasarladığı bir değişimi çıktığı yurt gezilerinde anlatarak halkın tepkisini ölçer ve kabul ettirme yoluna giderdi. Bu devrim hareketini hazırlama, araştırma ve yoklama davranışıydı. Atatürk bu davranışını şu sözleri ile ifade etmiştir; “Ben şimdiye kadar millet ve memleket hayrına ne gibi inkılâplar, hamleler yapmış isem hep böyle halkımızla temas ederek, onların alaka ve muhabbetlerinden gösterdikleri samimiyetten kuvvet ve ilham alarak yaptım.” Bu hareketi yapmaktaki amacını ise; “Milletimizi en kısa yoldan medeniyetin nimetlerine kavuşturmaya mesut ve müreffeh kılmak” şeklinde belirtiyordu. Ağustos 1925 tarihinde iki heyet tarafından Atatürk, Kastamonu’ya davet edildi. İlk giden heyet, Müftü Osman Nuri, Belediye Başkanı Necip, Şemsioğlu Ziya, Evliyaoğlu Abdullah, Dr. Fazıl Berkin’den oluşmaktaydı. Atatürk’ün rahatsızlığından dolayı heyet bu görüşmeyi yapamamıştır. İkinci heyet, 8 Ağustos Cumartesi günü Ankara’ya; Heyet Başkanı Cumhuriyet Halk Fırkası Mutemedi Hüsnü Berker ile birlikte gelerek, Atatürk ile görüşme sağlandı ve Atatürk’ten en kısa zamanda geleceğine dair söz alındı. Heyetler Cumhurbaşkanı’nın huzuruna başları açık olarak kabul edilmişti. Bu durum yeni bir devrim başlangıcını işaret ediyordu. Bu devrimin adı “Şapka Devrimi” idi. 23 Ağustos Pazar sabahı Atatürk, Kütahya Milletvekilli Nuri Conker ve Rize Milletvekilli Fuat Bolca ile birlikte sessiz ve törensiz bir şekilde Kastamonu’ya hareket etti. Tören yapılmaması nedeniyle kimse Atatürk’ün Kastamonu’ya hangi kıyafetle gittiğini görmedi. Kastamonu’ya vardığında Atatürk’ün başı açık ve elinde beyaz bir Panama şapka bulunuyordu. Bunu göre Kastamonu Valisi ve ileri gelenler bunun yeni bir devrimin işareti olduğunu anlamışlardı. 24 Ağustos Pazartesi öğlene kadar dinlenen Atatürk, Çankırı ve Kastamonu milletvekillerini, Kastamonu Valisi, Belediye Başkanı ve komutanların ziyaretini kabul edip, Askeri kıyafetiyle Kışla’yı ziyaret eder. Daha sonra hastane, memleket kütüphanesi ve Kastamonu Belediye’sine ziyaretlerde bulunur. Gittiği her yerde kılık ve kıyafet ile ilgili görüşlerini söyler ve halkın düşüncülerini dinler. Atatürk’ün Şapka Nutku 25 Ağustos Salı günü Atatürk ve heyeti İnebolu’ya hareket eder ve tarihi Şapka Nutkunu İnebolu Türk Ocağında açıklar3. Şapka Nutkunda şöyle demektedir Bizim kıyafetimiz beynelmilel midir? Milli midir? Bu olur mu?… Turan kıyafetini araştırıp ihya eylemeğe mahal yoktur. Medeni ve beynelmilel kıyafet bizim için çok cevherli ve milletimiz için layık bir kıyafettir. Onun için iktisa edeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve bittabi bunların mütemmimi olmak üzere başta siper-i şemsli serpuş, bunu açık söylemek isterim. Bu serpuşun ismine Şapka denir. Redingot gibi, bonjour gibi, smokin gibi, Frak gibi… işte şapkamız diyenler vardır…. Yunan serpuşu olan fesi giymek caiz olurda, şapkayı giymek neden olmaz ve yine onlara, bütün millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve Yahudi hahamlarının kisve-i mahsusası olan cübbeyi ne vakit, ne için ve nasıl giydiler. Bizim kıyafetimiz milli midir?…. Altı kaval, üstü şişhane diye ifade olunabilecek bir kıyafet ne millidir, ne de beynelmileldir. O halde kıyafetsiz millet olur mu? Medeniyetin coşkun seli karşısında mukavemet beyhudedir. Atatürk, Kastamonu’ya döndüğünde onu karşılamaya gelen heyetin büyük bir kısmında şapka vardı. Kastamonu gezisi istenilen hedefine ulaşmıştı. Şapka devrimi topluma benimsetilerek uygulanmış ve hiçbir baskı yolu izlenmeden toplum tarafından kabul görmüştür. Devrimin uygulanıp uygulanmaması tamamen toplumun vicdanına bırakılmıştır. Bu tür devrimlerde yani sosyal alanlarda yapılan devrimlerde kanun beklenmeden uygulamaya geçilmiştir. Türk toplumu bu tür devrimleri sorgulamamış, yaptırıma gerek duyulmadan benimsemiş ve kabul etmiştir. Toplumun benimsediği bu değişimlerin karşısına çıkmak isteyenler zorla ve baskı ile yola getirilmiştir. Mustafa Kemal “gerekirse birkaç kişiyi kurban edelim” dememiş, “gerekirse birkaç kurban verelim” diyerek, devrimlerin uygulanması yolunda kararlı olduğunun altını çizmişti. Şapka Kanunu Neden Çıkarıldı? Kastamonu dönüşü Bakanlar Kurulu, 2 Eylül 1925’te Atatürk başkanlığında toplandı ve bu toplantı sonrasında tekke ve zaviyeleri kapatan, din adamlarının kıyafeti ile devlet memurlarının kıyafetini belirleyen üç kararname açıklandı. Devlet memurlarının kıyafetini düzenleyen kararnamede, bütün memurların şapka giyeceği belirtilir. Yapılan düzenlemeler sonrasında özellikler gençler ve aydınlar şapka giymeye başladılar. Devlet Memurlarının Kıyafetleri Hakkındaki Kararname şu şekildedir Ordu ve donanma mensuplarıyla ilmiye sınıfına mensup olanlardan ve yargıçlar gibi giysileri devletçe özel şekilde saptanmış bulunanların dışında tüm devlet memurlarının giysileri dünya yüzündeki uygar ulusların ortak ve genel giysilerinin aynıdır. Yani gündüz ve gecenin değişik durumlarına ve resmi törenlere göre giyilmek üzere değişik giysiler ve şapkalardır. Binalar içinde başı açık bulunmak kuraldır. Binalar dışında selamlaşmak şapka ile olur. Genellikle halk, ordu ve donanma ve ilmiye sınıfına özgü ya da yargıçlar için olduğu gibi özel yasa ile saptanmış giysileri giyemezler. Fakat devlet memurlarının giysileri her türlü halk tarafından aynen ya da çalışma durumlarına uygun surette kabul olunabilir. Kararnamenin çıkarılmasının ardından tüm il ve ilçelere şapka uygulaması hakkında usul ve esasları içeren bilgilendirme yazıları gönderildi. Ayrıca çeşitli yazarlar şapka uygulaması hakkında yazılar yazarak halkın bu konuda bilgilendirilmesini sağladılar. Şapka Kanunu Maddeleri Bu çabalar sonrasında şapka giyenlerin sayısının artması ile mecliste de şapkaya dair kanun çıkarma zorunluluğu ortaya çıktı. Mecliste bile bunun kanun haline getirilmesine karşı çıkan milletvekillerinin olmasından dolayı Konya Milletvekili Refik Koraltan Bey ve arkadaşları tarafından şapkanın milli başlık olmasıyla ilgili 2/476 no’lu kanun teklifi 15 Kasım 1925de meclise sunuldu. Bursa milletvekili tarafından yapılan itirazlara rağmen kılık ve kıyafetin din ile hiçbir ilgisinin olmadığı ve ulusumuz bu çağdaş ve uygar başlığı giymek sureti ile herkese örnek olacağı vurgulanmıştır ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun kabul edilmiştir. Bu kanun aşağıdaki maddeleri içermektedir Madde 1 TBMM ile özel müesseselere mensup şahıslar ve müstahdemin resmi sıfata sahip olan herkes Türk Milletinin giymiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedirler. Türk halkının da genel başlığı şapka olup buna aykırı bir alışkınlığın devamını hükümet yasaklar. Madde 2 Bu kanun yayınlandığı tarihten itibaren geçerlidir. Madde3 Bu kanunun uygulanmasından Hükümet Bakanlar Kurulu sorumludur. Şapka kanununun kabulünden sonra, kaleme alınan Türkçe hutbe 1925 Kasım ve Aralık aylarında camilerde okutularak halkın şapka kullanması sağlanmaya çalışıldı. Ülkenin her tarafında şapka giyilmeye başlamasının ardından, illere şapka müfettişleri gönderilerek uygulama denetlendi. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra siyasi, hukuk, eğitim, kültürel ve sosyal alanlarda birçok değişim gerçekleştirildi. Atatürk bu değişimlerin birçoğunu Erzurum Kongresi sonrasında kaleme almıştır ve zamanla ulusun desteği ile gerçekleştirme fırsatı bulmuştur. Bu değişimlerden bir tanesi sosyal alanda yapılan ve basit bir başlık değişimi gibi görülen Şapka Devrimidir. Aslında Şapka devrimi, Türkiye’de sınıf ayrıcalığının ve gericiliğin kalktığını, demokratik ve laik kuralların uygulandığını gösteren açık bir simge haline gelmiştir. Şapka devrimi topluma benimsetilerek uygulanmış ve hiçbir baskı yolu izlenmeden toplum tarafından kabul görmüştür. Devrimin uygulanıp uygulanmaması tamamen toplumun vicdanına bırakılmıştır. Geniş kitleler tarafından kabul gören ve kullanılmaya başlanan şapka uygulaması daha sonra Meclis tarafından kanunlaştırılmıştır.
Bu yazımızın içeriği Şapka İle İlgili Sözler, Şapkayla İlgili Sözler, Şapka İle İlgili Sözler Tumblr, Şapka Takmak İle İlgili Sözler, Şapka İle İlgili Söylenmiş Güzel Sözler, Şapka İle İlgili Sözler Resimli, Şapka İle İlgili Sözler Facebook Yaz mevsiminin vazgeçilmezi olan şapka, özellikle güneş altında çalışanların en çok kullandıkları bir güneşten korunma aracıdır. MFÖ’nün “şapkasız çıkmam abi” sözü bir süre dillerde dolaşmıştır. Şapka İle İlgili Sözler Şapka giymiyorum böylece onu kimse için çıkarmam gerekmiyor. Gabriel G. Marquez Sevgi uçurtmasına insanların kafasındaki o büyük şapkaları gördüm üzerinde güneşten koruyoruz yazan. Güneş size ne yaptı ki aydınlatmaktan başka. Şapkası dar gelen, başım büyük sanır. Şapka ile ilgili Atasözü Aydın olmak modaya uygun elbise, şapka ve kolalı gömlek giymek değildir. Aydın kesim, bir milletin beyni gibidir. Millet sizi iyi bir öğrenim gördükten sonra, bir maaşa konasınız; akşamları, kahvelerde iskambil veya domino masasının başına geçip eğlenesiniz diye okutmamıştır. Grigory Petrov Şapka altında kurt yok deme, çene altında düşman yok deme. Kırgız Atasözü Hayattan söz edilirdi, zor denirdi Ve ardından susulurdu mutlaka. Fötr şapkalı amcalardan biri. Ah derdi sonra… Didem Madak Şapka insanın kafasını etkiler. Kafa korunursa aptalca düşünceler doğmaz. Paul Auster Gidişine şapka çıkardım. O günden beridir kaçık aklım. Hami Öztürk Şapka inkılâbıyla, herkes şapka giymeye mecbur edildi. Başı açık gezilemezdi! Bu gözler, şapka giymedi diye katran sürülen başlar gördü. Kadir Mısıroğlu Kafasında şapka olduğu halde kafasını kaşımaya çalışan ey kardeşim sana da günaydın. Şapka insanın düşüncelerini değiştirmez. Sadık Hidayet Beni satsan bir şapka etmem; şapkalar öyle pahalı. Aziz Nesin Üç kuruşluk ücretle ev bark sahibi olan işçiye şapka çıkarmak gerekir. George Orwell Yüzünün yollarını ezbere bilirim ama sen gülümseyince unutkanlık şapka oldu başımda. İkiye böldüğüm simit yarım kaldı ellerimde. Ahmet Şefik Vefa Şapka, insanın kılığında başrolü oynar, kendine göre bir çeşit tavsiye ödevini görür. Dostoyevski Emin sahtekarlıkta senin üzerine tanımam, seni gören herkes sana şapka çıkarır. Hayatımda büyük bir değişiklik yapacağım “Adımdaki şapka işaretini yok edeceğim.” Fernando Pessoa Özellikle yazın şapka çıkarmakta oldukça cömertim; şapka çıkaranları, nitelikleri ne olursa olsun, hizmetimde olanın dışında karşılıksız bırakmam. Michel De Montaigne Mustafa Kemal bir başlık değil, kafa değiştirmek için Şapka Kanunu’nu çıkarmıştır. Falih Rıfkı Atay Süleyman Demirel ve ayrılmadığı şapkası ile ilgili sözleri Benim şapkam tatilde de çalışır. Bu şapkayı millet yarattı gardeşim” Bu fötr şapkayla 6 defa gittim, 7 kere geldim. Bu şapka demokrasinin sembolü olmuştur.
şapka kanunu ile ilgili şiir